5/4/2009 · Kategori: EDEBIYAT DENEME

ŞEYH SENUSİ

 


Özellikle Cezayir ve Libya’da bir süredir halkın çoğunluğunu etkisi altına almış bir şeyhdi Ahmed Senusi. Kardeşiyle beraber Fransızların Cezayir kuşatması zamanındaki söylem ve örgütlemeleriyle ciddi bir kitleyi arkasına almıştı. Arkasındaki bu güç, İttihat ve Terraki tarafından da farkedilerek Enver Paşa vasıtasıyla İstanbul’a çağrılmış, sarayda kendisine yer verilmişti. Amaç İngiliz emperyalizmine karşı arkasındaki güçle mücadele etmesiydi, bunun karşılığında maddi yardımlar fazlasıyla yapılacaktı.

1918’de İstanbul’a geldiğinde yaptığı ilk iş yeni padişah Vahdettin’e cülus töreninde kılıç kuşandırmak olmuştu. Ancak kısa süre sonra Enver Paşa ile Vahdettin arasındaki anlaşmazlık onun şehir değiştirerek Bursa’ya yerleşmesine neden oldu. Enver Paşa halen kendisine yardımı kesmemişti. Bu arada başlamış olan Kurtuluş Savaşı’nda Ahmed Senusi elinden gelen tüm yardımı bu savaş için yapmaya karar verdi. Çünkü o, bu savaşı İslam ve şerri düzen için verilen ulvi bir savaş olarak görmüştü. Zaten savaşı başlatanların amaçlarının en büyüğü hilafet ve saltanatın kurtarılmasıydı (TBMM’nin açılışında meclisin amaçları arasında açıkça “Hilafet ve Saltanat” ın kurtarılması vardır. Elbette savaş sonunda varılmak istenen asıl hedefe yönlenilmiştir). Bunu açıkça mücadelenin öncüleri söylüyordu. Böyle bir ortamda Mustafa Kemal Paşa ile tanışması uzun sürmedi. Paşayla tüm İslam ülkelerinin halklarını İtilaf Devletlerine karşı örgütleyeceği konusunda anlaştı.

Ahmed Senusi, 1923 yılında güneydoğudaki çeşitli karışıklıkları önlemek için Diyarbakır’a gitti. Kendisini Ankara istasyonundan bando takımı, bir askeri birlik ve içlerinde Başbakan Rauf Orbay, Milli Savunma Bakanı Kazım Özalp’ın da bulunduğu önemli kişiler yolcu etti. Bu yolculuk sırasında kendisine son derece sevgi ve saygı besleyen müslüman halkı Ankara Hükümeti’ne daha fazla yaklaştırmak için her türlü yolu deneyerek görüşlerini halka empoze ediyordu.

Yakın tarihlerde, kendisine sevginin en yoğun olduğu yerlerden biri olan Antep’de bir okulun bahçesinde ilginç bir olay yaşandı. Ders aralarından birinde okulun din öğretmeni tüm öğrencileri bahçeye toplamıştı. Kalabalığı gören halk da bahçeye toplanmıştı hemen. Adamın sesi ve vücudu zangır zangır titriyordu. Yüzlerce meraklı göz adama bakarken konuşma başladı;

“Biliyor musunuz sizi buraya neden topladım? Bir müjde vermek için. Şeyh Senusi hazretleri bir gece Peygamberimizi rüyasında görmüş ve koşup elini öpmek istemiş. Peygamber kendisine sol elini uzatmış, buna şaşıran ve mahzun olan Şeyh, Peygambere hitaben:

- Ya Resulullah niçin sağ elinizi vermediniz?
diye sual edince şu cevabı almış;
- Sağ elimi Ankara’da Mustafa Kemal’e uzattım...
Ey ahali Mustafa Kemal muzaffer olacak, Peygamber Efendimizin sağ eli onun elindedir. Buna iman edin!.

diye haykırdı. Kalabalıkta müthiş bir coşku ve heyecan oluşmuştu.

Ahmed Senusi, anlaşmasına sadık kalıyordu. O Kurtuluş Savaşı’nın görünmez kahramanlarından biriydi.

Mustafa Kemal, milli mücadeleyi zaferle sonuçlandırmak için toplumun tüm kesimleriyle birleşmeli ve ortak paydalar bulmalıydı. Ahmed Senusi ve tarikatı da bunlardan biriydi. Cumhuriyet biraz da böyle kuruluyordu.

Kaynak: Tarih Vakfı

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/4/2009 · Kategori: EDEBIYAT OYKU

MİMAR SİNAN (JOSEF)

JOSEF

Yıl 1521. 22 yaşında, uzun boylu, yapılı bir gençti Josef. Haftada birkaç kez babası Hristo ile beraber köyleri Ağırnas’tan Ali Dağı’na kadar yürür, kerestelik ağaç keserlerdi. Köylerindeki pek çok yapıda bu gövdeleri kullanırdı babası. Bu işlerle ilgilenen tek usta oydu. Yine öğlene doğru işleri bitmiş, kestiklerini yüklenmiş köye dönüyorlardı. Yoğun sıcak iyice terletmişti ikisini de.

Köy meydanına vardıklarında bir kalabalıkla karşılaştılar. Sıralı duran otuz kadar yeniçerinin başları olduğu anlaşılan iri kıyım bir adam elindeki kağıttan birşeyler okuyordu. Durdular. Bu olayın müspet veya menfi olduğuna karar veremedikleri için daha fazla yaklaşmaya çekindiler. Okuyan adamın karşısındaki kalabalık esaslıydı. Tüm Ağırnas oradaydı belki de. Josef babasına dönüp neler olduğunu sordu. Yaşlı adam da bilmiyordu. Susup dinlediler;

- Ahali! Devletümüz yeniçeri ocağına yeni gençler katacaktır! Köyünüzden de yiğitleri İstanbul’a götüreceğiz. Gönüllü haneler var ise evlatlarını karşı tepeye yollasın. Orada onları sınayacağız. Yetmeyeni biz seçerüz.

Babasıyla birbirlerine baktılar bir süre. Hristo oğluna parlayan gözlerle bakıyordu. “Git oğlum! Kurtar kendini, burada ölene kadar olup olacağın bu. Git orada büyük adam olasın!” Heyecanından konuşamıyordu delikanlı. Önce evlerine gittiler. Mariya yemek hazırlıyordu. Fazla süreleri yoktu, hemen anlattılar kadına olup biteni. Oğlunun göğsüne yapıştı kadın, salya sümük ağladı. Ama o da “Git oğul” dedi. “Git ve kendini kurtar!”. “Ama dinim...” diyecekken tuttu Josef’i babası. Kelimeler adamın ağzından zorla çıkıyordu. Kekeleyerek “Gigitt Josef!”. Çıkardığı son istavroz olduğunun farkında olmadan evden çıktı delikanlı.

Sınanmak için anlatılan yere koştu. Yaklaşık yirmi genç dizilmişlerdi. Önce dişlerine bakıldı, sonra kol ve bacak kaslarına, gözlerinin ne kadar uzağı görebildiğine. Koştular, terlediler ve aralarından bazıları bu testleri geçemeyerek elendi. Onlar yeniçeri olamayacaktı. Kalanlara “Arkanıza dönün!” diye sert bir emir verildi. Döndüler. “İndirin donlarınızı!”. Şimdi hepsi korkusundan tir tir titriyordu. Devşirilme denen şeyin bir parçası da bu muydu yoksa. Çaresiz indirdiler. Bir adam tek tek bütün gençleri inceledi. Ama dokunmadı bile. “Toplayın donlarınızı!” . Aralarından birkaçı daha elendi. Testin ne olduğu anlaşılmıştı. Asker olabilecekler alınacaktı sadece ocağa... Kontrolleri yapan görevli elinde bir kağıda birşeyler yazarak başlarının yanına gitti. Bu kağıtta kökleri Selçuklulara uzanan devşirme için gerekli kural ve esaslar yazılıyordu. Uzunca bir listeydi. O yüzden her devşirme seyahatlerinde yanlarında gezdiriyorlardı bunu.

Kısa bir süre sonra kabul edilenler tek tek okundu. Aralarında Josef de vardı. Bir gün daha ailesiyle kalmasına izin verildi. Ertesi gün sabahtan diğer köylerden toplanan gayrimüslim çocuklarla birlikte İstanbul’un yolunu tuttular. Hayatında bir daha göremeyeceğini bilmiyordu buraları Josef. Erciyes’i bir daha göremeyeceğini bilmiyordu. Hele hele gittiği gibi Bektaşi tekkesinde müslüman olup Sinan adını alacağını, 28 yıl pek çok kanlı savaşta savaştıktan sonra Mimar olacağını hiç bilmiyordu. Mimar Sinan olup dünyanın gelmiş geçmiş en büyük birkaç mimarından biri olacağını söyleseler, kahkahalarla gülerdi herhalde Kayseri’den ayrılırken...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/4/2009 · Kategori: EDEBIYAT DENEME

OLMAYA DEVLET CİHANDA BİR NEFES SIHHAT GİBİ

“Off!...Offf durasın biraz...” diye ayağını geri çekti. Canı çok yanmıştı. Masaj yapan kadınlar korkuyla geri gittiler. Yaşının neredeyse yetmiş olması, yürümekte zorlanması, uzun zamandır istediği hiçbirşeyi yiyip içememesi iyice asabi biri yapmıştı artık onu. Şahin bakışları ise yerli yerindeydi. Ondan korkmak doğaldı.

Acıdan kıstığı gözleriyle sıvanmış bacaklarına baktı. Acaba neler oluyordu o uzvun içinde? Sanki iğrenç bir yaratık ayak parmaklarından başlıyor, topukları ve ardından diz kapaklarına kadar kemiriyordu bacaklarını. Sızı yine dayanılmaz dereceye ulaşmıştı. Sesini çıkarmadan eliyle etraftaki herkesi dışarı yolladı. Uzaklaştıklarından emin olunca çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Dayanamıyordu artık. Zaten iki gündür yataktan kalkamamıştı, bu feci ağrılarsa saat başı yokluyordu onu. Daha ne kadar sürecekti “nikris” denen bu illet? Hekimler “ömür boyu” sürer, hafifler ama tam tedavisi olmaz diyorlardı. İnanmak istemiyordu bunlara. Hayat boyu çekilecek eziyet değildi. Uyumaya çalıştı.

Öğleden sonra Sinan’ı yanına çağırttı. Mimar, önünde el pençe divan dururken onu durdurdu. Rahat olmasını istiyordu. Bunca yıllık ilişkinin ardından dostu gibi görüyordu onu. Yanına çağırıp karşısına oturttu. Elindeki mendili sıkarak; “Bilirsin Nahçıvan’dan tahtırevan ile döndüm. Cihan imparatoru artık seferlere at üstünde değil tahtırevan üstünde gidip geliyor. Et yiyemem, şarap içemem, *cima bile eylemem yasaktır artık” dedi ve durdu. Boğazında düğümlenme hissediyordu. İçini çekerek; “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” dedi. Sessizlik sürdü. Sinan susuyor, sadece meraklı bakışlarla sözlerin nereye varacağını bekliyordu. Devam etti sultan; “Kabrimi yapasın!”. Mimar itiraz edecek olduysa da konuşturmadı onu; “Yapasın”. “Ol zeman nereye istersenüz devletlüm” diye karşılık verdi Sinan. Yeni vefat eden karısını kastederek “Onun yanına değil. Aynı camiye, ama onunla yanyana değil”. Başını önüne eğdi mimar. Sultanın eteğini öpmek istese de yine başarılı olamadı. Ayrıldılar.

Biraz uyudu. Uyandığında entarisi tonlarca ağırlık uyguluyordu sanki sırtına. Yatağa yığıldı. Yine kahrolası nöbet gelmişti. “Ooofff!”.

Nazırlar; “Ekabir soylu hastalığı imiş ismi bu illetin. Eti çok yemekten, yağlıyı tuzluyu sevmekten, şarap içmekten, çok cima eylemekten olurmuş” diye konuşuyorlardı kapı ardında. Duyuyordu hepsini, zaten uzun zamandır biliyordu kendisi de bunları. Ama yenilmek yoktu benliğinde. Ağrıları iyice azmıştı. Bağırmalarının arasına “Zigetvar” kelimesini de sıkıştırıp duruyordu.

Yine dediğini yaptı. Hekimlerin tüm uyarılarına rağmen katıldı Zigetvar seferine. Artık atların üstüne yapılan kabinin içindeki bu tahtırevan da rahat ettirmiyordu onu. Yol boyunca büyük eziyet çekti.

Nihayet varmışlardı. Görebilmişti Zigetvar’ı işte.

Ama gece yine lanet olası nöbet yakaladı. Tüm eklemleri güçlü bir köpek tarafından kemiriliyordu sanki. Çıldırtacak bir acıydı bu artık. Vücudu şişmeye başladı. Aniden bir ağrı geldi ki bağırmaya bile mecal bulamadı. Nefesi kesilerek olduğu yere yığıldı. Kırk altı yıllık saltanat son buluyordu.

Ölümden ilk haberi olan Sokullu Mehmet Paşa oldu. Padişahın dönüş süresince öldüğünü yeniçeriler anlamamalıydı. Padişah, olduğu yerde dik durmalı ve bu görünümü yeniçeriler görmeliydi. Yoksa karışıklık yaşanabilirdi. Gece yarısı Sokullu’nun emriyle padişahın tüm iç organları boşaltılıp çeşitli örtü ve toprakla tekrar dolduruldu. Cansız gövde yeniden tahtırevana oturtuldu. Dönene kadar yeniçeriler sultanı orada oturur vaziyette gördüler. Öldüğünü bilmediler. Ölümün saklanması kırk altı gün sürdü. Kanuni Sultan Süleyman’ın dirisi kırk altı yıl, ölüsü ise kırk altı gün saltanat sürmüş oluyordu...

Cima: Cinsel ilişki

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/4/2009 · Kategori: EDEBIYAT OYKU

YAY YILDIZ

Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı’nın nasıl şekillendirildiğini pek çok farklı kişiden pek çok farklı rivayetle dinlemişizdir. Ben bugün önceden duymuş olduğunuz veya olmadığınız farklı bir yaklaşımı irdeleyeceğim.

Roma İmparotorluğu zamanında İstanbul nüfusunun Grek kesimi için mitolojik tanrılar büyük önem taşımaktadır. Av tanrıçası Artemis bunlardan biridir. Halk için Artemis’in ayrı bir önemi daha vardır. Çünkü bu tanrıçanın İstanbul’u koruduğuna inanırlar. Bilenler bilir, av tanrıçası Artemis’in bu özelliğini simgeleyen bir yayı bulunur. Tüm Artemis ikonalarında tanrıça elinde bu yayı tutar.

İstanbul sakinleri de bu dönemde evlerinin en tepesine Artemis’i simgelemesi için bir yay koyarlar. Neredeyse İstanbul’un tüm evlerinin tepesinde Artemis’in yayı bulunmaktadır. Bu adet senelerce devam eder. Yaysız ev yok gibidir.

Ancak bir gün işler tersine döner. Roma İmparatorluğu bölünür. İstanbul ise Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans İmparatorluğu) içinde yer alır. Devletin ilk imparatoru Kostantin kendisinin de yeni kabul ettiği hristiyanlığı mitolojinin çok çok üstünde tutmaktadır. Bu yüzden şehrin mitolojik bir öğe olan Artemis yayı yerine dini bir sembolle simgelenmesini ister. Bunun için en ideal seçim Hazreti Meryem’in simgesi olan beş köşeli yıldızdır. Kostantin’in bu isteğine ciddi bir kesim itibar gösterir. Pek çok evin tepesine yıldız sembolü koyulmaya başlanır. Ancak bir o kadar hane de yay kullanmaya devam eder. İlerleyen zamanlarda İstanbul sakinleri hem yıldız hem de yayı beraber kullanmaya başlarlar. Ta ki İstanbul’un fethinin gerçekleştiği 1453 yılına gelindiğinde şehrin çatılarının neredeyse tümünde yay ve yıldız birlikte bulunur. Bugün bile İstanbul’da pek çok eski yapının üstünde sadece yay veya yay ve yıldız beraber görülebilmektedir. Diğer şehirlerin yapılarında bu sembolleri göremeyiz. Fethin sonrasında bu görünüm Sultan Mehmet’in de ilgisini çeker. Osmanlı Bayrağı’na bu görünüm işlenir. Bu bağlamda belki de Ay-Yıldız değil Yay-Yıldız demek daha doğrudur bu ambleme.

Peki ya bayrağımızın kırmızı rengi nasıl belirlenmiştir? Bu renk için yazacağım yaklaşım da şu; Aslında bayrağımızın rengi kırmızı değil kızıldır. “Kızıl” kelimesi bir topluluğu oluşturan tüm yaş, cinsiyet ve etnik grupları temsil eder. “Kızılca kıyamet” kelimelerinin sakladığı anlam da “çeşitli yaş, cinsiyet ve milletten oluşmuş insan kalabalığı” demektir. Yani bu kızıl rengin bayrağımızda bulunma amacı da budur; tüm etnik kökenlerden bu topraklarda yaşayan, dil ve tarih birliğimiz olan insanlar... Kızıl kelimesini Rusya’daki sosyalist devrimin ardından millet olarak kullanmaz olduk. Al bayrak demeye başladık bayrağımıza. Ama o zamana kadar bu bayrağın rengi kızıldı.

Bahsini ettiğim iki yaklaşımı birbirine yapıştırınca çok da anlamsız bir tablo ortaya çıkmıyor gibi. Ama yine de bu yazdıklarım doğrudur diye bir iddiam yok. Verdiğim bilgilerin içinde de eksikler olabilir. Ama merak edenler için, araştırmak isteyenler için belki yeni bir ışık olur diye yazdım bunları. Yada bunlar zaten pek çok kişinin bilgisi dahilindeydi de benim haberim yoktu. O da olabilir. Eğer öyleyse cehaletim affola...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/4/2009 · Kategori: EDEBIYAT DENEME

OSMANLI GRAVÜRLERİ

Merhabalar...
Bugün çeşitli arayışlarla elde ettiğim ve açıklamalarını türkçeye çevirdiğim bazı Osmanlı gravürlerini sizinle paylaşmak istedim. İlginizi çekeceği ümidiyle...
Kaan TEMİZEL

Meddah, doğu’nun folklorik hikayelerini anlatıyor. (1838)


Bakır levha.Dizayn: T. Allom, Gravür: J. Jenkins.Baratta, A., Constantinopoli effigiata e descritta. . . , Torino 1840, p. 736, resim. 42. © Ulusal Kitaplık, Atina.

Paşa ve kızı Hayriye

Dizayn: Eugenios Spatharis.Spatharis, Å., O Megas Alexandros kai to katarameno fidi, Akritas yayımları 1997, resim. 8.Atina, Akritas yayımları.© Akritas yayımları & Å. Spatharis, Atina.

Güreşçiler (1577)

Odun kesimi 13x20 cm.De Nicolay, N., Les Navigations, Peregrinations et Voyages, faicts en la Turquie. . . , Anvers 1577, resim. 107.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos.


Bostancıbaşı (1804)


Renkli bakır levha.Dizayn: Dalvimart, Gravür: Dadley.Dalvimart, O., The Costume of Turkey, Londra 1804, resim. 48.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos

Karaman’da oduncular. (1803)


Renkli bakır levha.Dizayn: L. Mayer.Mayer, L., Views in the Ottoman Empire, Londra 1803, p. 9, resim. 15.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos
Atina voyvodada bir cemaat evi. (1825)


Litograf. Dizayn: Dupre, Gravür: Lemercier.Dupre, L., Voyage a Athenes et a Constantinople,
Paris 1825, resim. 40.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos

Sultan korumalarından bir Yeniçeri. (1825)


Renkli litograf.Dizayn: Dupre, Gravür: Lemercier.Dupre, L., Voyage a Athenes. . . , Paris 1825, resim. 34.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos


Tophane’de bir kahvehane köşesi. (1819)

Çinko gravür.Dizayn: Melling, Gravür: Desmaisons et Le Rouge, Duparc tarafından tamamlandıMelling, A.F., Voyage Pittoresque de Constantinople. . . , Paris 1819, resim. 23.Atina, özel koleksiyon.

İstanbul’da bir Türk kahvehanesi. (1838)


Bakır levha.Dizayn: Th. Allom, Gravür W. H Capone.Baratta, A., Constantinopoli effigiata e descritta. . . , Torino 1840, p. 737, resim. 38. © Ulusal Kitaplık, Atina.

Bir Bostancı (1825)


Renkli litograf.Dizayn: Dupre, Gravür: Lemercier.Dupre, L., Voyage a Athenes et a Constantonople, Paris 1825, resim 34.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos
Bir Arnavut (1825)


Renkli litograf.Dizayn: Dupre, Gravür: C. Motte.Dupre, L., Voyage a Athenes et a Constantinople. . . , Paris 1825, resim. 20.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos.

Derviş (1804)


Renkli bakır levha 26x36 cm.Dizayn: Dalvimart, Gravür: W. Dadley.Dalvimart, O., The Costume of Turkey, Londra 1802, resim. 24.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos

Dervişlerin Dansı (1718)


Bakır levha.Dizayn: Adriet.De Tournefort, P., A Voyage into the Levant, v. 2, Londra 1718, resim. 88.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos


Tipik giyimli bir Derviş (1804)


Renkli bakır levha.Dizayn: Dalvimart, Gravür: Dadley.Dalvimart, O., The Costume of Turkey, Londra 1804, resim. 46.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos.


Yoannis Stamou Chondrodimas yada Logothetis, Libadiye’nin güçlü toprak sahibi. (1825)


Renkli litograf.Dizayn: Dupre, Gravür C. Motte.Dupre, L., Voyage a Athenes et a Constantinople, Paris 1825, resim. 15.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos.

Müslüman ve Hıristiyan iki din adamı aynı koltukta otururken. (1825)


Renkli litograf.Dizayn: Dupre, Gravür: Sauve.Dupre, L., Voyage a Athenes et a Constantinople. . . , Paris 1825, resim. 1825.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos


Küçükasya’da Magnesia Metropolit Kilisesi’inde bir psikoposun tahta çıkışı. (1838)

Dizayn: Th. Allom, Gravür: G. Presbury.Baratta, A., Constantinopoli effigiata e descritta. . . , Torino 1840, resim.1881. © Ulusal Kitaplık, Atina

Yahudi tüccar. (1577)

Odun kesimi 13x20 cm.Dizayn: N. de Nicolay De Nicolay, N., Les Navigations, Peregrinations et Voyages, faicts en la Turquie. . . , Anvers 1577, resim. 170.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos.

İç Oğlan (1802)

Renkli bakır levha.Dizayn: Dalvimart, Gravür: Dadley.Dalvimart, O., The Costume of Turkey. . . , Londra 1802, resim. 50.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos.

Yeniçeri (1684)

Odun kesimi.Wagner, J. C, Delineatio Provinciarum Pannoniae. . . , Augsburg 1684, resim. 132.Atina, AB Koleksiyonu. Finopoulos.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »