15/5/2008 · Kategori: SEYAHAT

İKİ TOPRAK

Ekim ayının ortalarıydı, çıplak gözle bakılabilmesine rağmen güneş parıl parıl tepemizde parlıyor, deniz dingin, insanlar sokaklara yeni dökülmeye başlamış, faytoncular henüz siftah yapmamıştı.

 

Rehberimiz, her fırsatta buranın İzmir’in bir minyatürü olduğunu söylüyordu. Burada yaşayanlar, çoğu kez “İzmir” diye hitap ederlermiş memleketlerine. Şehrin yaşlıları “Küçük İzmir”, “Güzel İzmir” diye eski memleketlerine duydukları özlemi yakarmışlar. Bir zaman sonra çocukları da dillerine dolamış bu isimleri.

 

Dillere destan kordonboyunu hiç görmemiş olsam da hayal edebiliyordum. Annem ve babamla beraber oturduğumuz banktan denizi izlerken kendimi orada gibi hissediyordum. Hemen paralelinden vızır vızır arabaların geçmediği, denizin kokusuna is kokusunun bulaşmadığı, dalgaların şıkırtısına korna seslerinin karışmadığı upuzun bir sahil şeridi. Hem de yaklaşık iki milyon insanın yaşadığı bir büyükşehirin göbeğinde. Banklar, faytonlar, hediyelik eşyacılar ve sabah yürüyüşü yapan insanlardan başka birşey yok etrafta.

 

Hepimiz ilk kez gelmiştik  buraya, yol bilsek dil bilmez, dil bilsek insan tanımazdık. Ancak hiçbirimizde en ufak bir yabancılık yoktu. Sanki evimizden buraya yürüyerek gelmişiz, sabah sporumuzu yapacak, ekmekle gazeteyi alıp dönecektik. Babam, durumun gerçekten de bundan çok farklı olmadığını birkaç dakika önce göstermişti. Türkçe’den başka bir dil bilmemesine rağmen Türkiye’de yapamadığı pazarlıkları yapmış, neredeyse ahbap oluvermişti bir dükkanın sahibiyle.

 

Uzun boylu, yapılı esnaf;

-          Deka, kardeş! (elleriyle göstererek)

-          On çok, on çok fazla kardeş! Yedi olsun yedi.

-          Ayde pende (beş) ayde!

-    Beş mi vericez? Eyvallah!

 

Yabancısı değildik ya buranın, etrafta gezenlerden de tanıyan biri çıktı bizi. Beyaz şapkası, sol göğsü cepli enine çizgili bir tişörtü, kumaş pantalonu, ayağında sandaletleri ile elindeki piyango biletlerini karıştırarak bize doğru yaklaşan kır saçlı biletçiye “biz buralı değiliz” anlamına gelecek hareketler yapmaya hazırlanırken o eliyle “dur” işareti yaptı. Hayattan göçen iki amcama ne kadar da benziyordu şu görüntüsüyle. Kalın ve buruşuk ellerinde rahmetli amcamın zamanında makineye kaptırdığı, başparmağı eksik elini görüyor gibiydim. Kesikde olsa bana hiç çirkin, korkunç gelmezdi elinin görüntüsü, küçük yaşlarımda o kesik parmağıyla oyunlar bile yapardı bana. Şimdi sanki yine elense çekecek gibi yaklaşan iki ele kilitlenmişti gözlerim.

 

Biletçi yanımıza hafifçe sokuldu;

-          Nereden geldiniz siz bakayım?

 

Birbirimize yan gözle bakacak kadar bile şaşırmadık. Bu amcayı zaten orada bekliyormuşuz gibi  cevap verdi annem.

-          İstanbul’dan geldik biz amcacım. Tuzla’dan. Siz de İstanbul’lu musunuz yoksa?

-          Ben Kadıköy’lüyüm, Kızıltoprak’da doğdum, büyüdüm. Ne güzel memlekettir. Şimdi eskisi gibi değil ama olsun, iyi yine.

-          Benim ve eşimin ana babası da burada doğup büyümüşler. Onların yaşadıkları yerleri görelim diye geldik buraya. Biz de burayı çok sevdik. Evimizde gibiyiz.

-          Bana hiç ev gibi değil yavrum burası. Piyango satarım bu enayilere burada, sonra ay sonu gider İstanbul’da yerim. Elimde olsa hep orada olurum ya olmuyor işte. Çoluk çocuk, torun, hepsi burada. Bırakamam artık burayı.

-          Ne kadar yaşadınız İstanbul’da?

-          Ooo çok! Askerliğimi Türk ordusunda yaptım ben, hem de yirmidört ay. Erzurum’da yaptım. Ama ne soğuk memleketti öyle. Eksi yirmibeş derecelerde nöbetler tuttum. Ama gocunmam,  bir sorunum yoktu. Helal olsun. Bir daha olsun bir daha yaparım.

-          Neden geldiniz buraya?

-          6-7 Eylül’de postaladılar ya bizi. Bir gecede nasıl geldiğimizi bilemedik buraya. Dedeağaç’a kadar kovaladılar ya. Ooy anam ooy.

-          İnşallah yaşanmaz birdaha bunlar. Ama artık değişiyor herşey, bu depremlerden sonra özellikle daha da yakınlaşma oldu.

-          A kızım, olsa ne olur artık, kimse kalmamış orada. Topla topla ikibin, üçbin kişidir yani.

-          Politikacılar bu hallere getirdi bizi. Yoksa ne sorun olur bu insanların arasında?

-          Politika ya, politika. Ne geldiyse başımıza politikadan geldi zaten.

 

Bu sırada amcanın yanına bir müşteri sokuldu. Kısa bir aldım verdimin ardından bir piyango bileti satın aldı ve uzaklaştı. Amca bozuklukları cebine doldururken tekrar bize doğru dönüp;

           

-          İnsan öyle bir şey ki evlatlar, herşeye alışıyor. Bak buraya kovulduk geldik, alıştık. Buradan kovup başka yere yollasalar oraya da alışırız. Miğdemiz aç durmaz, ciğerimiz havasız kalmaz ama bir tane daha ciğer var insanda. İşte o ciğer çok kötü yanıyor, çook! Siz en azından Tuzla’da doğup büyümüşsünüz. Ağacınızın üstünde duran dallarsınız siz. Ama beni kopardılar ağacımdan, bu ağaca yapıştırdılar. Ama yapıştırmayla orjinal aynı olur mu hiç? Orada “adi rum”, burada “adi türk dölü” oldum. Aman siz şu durumunuzun kıymetini iyi bilin.

 

 

Adamcağız doğduğu toprakta ölemeyecek olmanın derdiyle yanıp tutuşmuş diye geçirdim içimden. Dedem de doğduğu toprakta ölememişti. Tepelerde hayata gözünü açmış, kıyılara savrulmuştu beş yaşındayken.

 

Sormadan anlatmazdı yaşadıklarını, anlattığında da uzatmaz, kısa keserdi. Zaten ne zaman birşeye üzülse, iri cüssesiyle bütün sıkıntısını ustaca saklardı. Üzüntüsünün derecesiyle, davranışları ters orantılıydı. Bu kadar az anlattıysa yaşadıklarını, belli ki acı dolu olduğundandı. Gözyaşlarının sert görünümünün önüne geçmesine izin vermedi hiçbir zaman. Bu amcanın beş dakikada anlattığının yarısını bile anlatmadan göçüp gitti hayattan. Bedeniyle beraber anılarını da verdik toprağa, ama bu toprak ne kadar onundu, ne kadar mutluydu bilemedik.

 

Bir kitapta okumuştum.  Kitabın kahramanı bir gence diyordu ki; “Oğlum bak,  bir insanın iki toprağı vardır. Biri doğduğu toprak, diğeri ise mezarıdır. Ne zaman bu iki toprak birbirinin aynıdır, bil ki o insan mutlu insandır.”

 

Acaba ben doğduğum toprakta ölebilecek miydim? En azından halen doğduğum yerde yaşadığımın sevinci, dedemin ve bu amcanın durumunun üzüntüsüyle karışırken, ihtiyar rehberimizin sesi vurdu kulağıma.

 

-          Şimdi kuşbakışı izleyeceğiz şehri. Ege’nin en güzel manzaralarından birini izlemek için otobüse geçelim. Sonra otelde biraz dinleneceğiz. 

 

Kalkıp öpecektim ya amcayı, yanına bir müşteri daha geldi, sonra bir tanesi daha, başı iyice kalabalıklaştı. Ancak “Görüşürüz” diyerek ayrılabildik oradan. Kimbilir belki bir gün Kızıltoprak’ta görürüm onu yeniden.

 

***

 

Kentin simgesi durumuna gelmiş Beyaz Kule’nin önünden şehrin tümünü görebilen tepeye doğru yola çıktık. Giderken bir kültür sokağı olduğu her halinden anlaşılan Aristo Bulvarı’nın ferahlığı, kafeleri, kitapçıları, yolda yürüyen insanları bana Bahariye’yi hatırlattı. Devam ettiğimizde eski Osmanlı hükümet konağı sağ tarafımda, ihtişamlı, bakımlı, gözleri okşayan mimarisinden hiçbirşey kaybetmemiş, dimdik ayakta duruyordu, ama artık Yunanistan Kültür Bakanlığı olarak. Az daha ilerlediğimizde Ortacı Mehmet Efendi camiinin minarelerinin onarıldığını görmek sevindiriciydi. İbadete kapalı tutulup müze olarak kullanılacak olsada, bu yapıya bir şekilde değer veriliyor olması memnun etti hepimizi. Eski bedestenin de önünden geçtikten sonra halen bu kentin Osmanlı silüetinden kopmadığı yargısına varmıştım.

 

Şehrin soluğunda Osmanlı vardı, Yunan vardı, Anadolu vardı, dedem-ninem, anam-babam vardı, ben vardım.

 

Dışarıda yürüyen insanların çoğuna dikkatlice baktım. Hiçbirine yabancı diyemezdim. Dinlediğimi dinleyen, yediğimi yiyen, içtiğimi içen, sevdiğimi seven, kızdığıma kızan, benim gibi yürüyen, benim gibi yaşayan insanlara yabancı demek ne cüret? Nede olsa ayaklarımız aynı toprağa basmadı mı yüzyıllardır. Ne yaparsa yapsın hayatımızdan silemezsek anamızı, babamızı, kardeşimizi, bu insanları da silemeyiz. Yediyüz yıl beraberdik de bir geceyarısında mı kötü olduk? Olmaz öyle şey!

 

Düşüncelerim yoğunlaştıkça sokaktaki insanlar uzaklaşıyordu benden. İnsanlar uzaklaşıp küçücük kaldığında unuttum bütün bunları. Kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.  Tepeye varmıştık.

 

Selanik’in tepesinde olmak da en az kıyısında olmak kadar büyüleyiciydi bizim için. Akşama hazır olmak lazımdı. Biraz uykudan sonra taverna bizi bekliyordu.

 

KAAN TEMİZEL

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

:: Sonraki »