5/4/2009 · Kategori: EDEBIYAT OYKU

MİMAR SİNAN (JOSEF)

JOSEF

Yıl 1521. 22 yaşında, uzun boylu, yapılı bir gençti Josef. Haftada birkaç kez babası Hristo ile beraber köyleri Ağırnas’tan Ali Dağı’na kadar yürür, kerestelik ağaç keserlerdi. Köylerindeki pek çok yapıda bu gövdeleri kullanırdı babası. Bu işlerle ilgilenen tek usta oydu. Yine öğlene doğru işleri bitmiş, kestiklerini yüklenmiş köye dönüyorlardı. Yoğun sıcak iyice terletmişti ikisini de.

Köy meydanına vardıklarında bir kalabalıkla karşılaştılar. Sıralı duran otuz kadar yeniçerinin başları olduğu anlaşılan iri kıyım bir adam elindeki kağıttan birşeyler okuyordu. Durdular. Bu olayın müspet veya menfi olduğuna karar veremedikleri için daha fazla yaklaşmaya çekindiler. Okuyan adamın karşısındaki kalabalık esaslıydı. Tüm Ağırnas oradaydı belki de. Josef babasına dönüp neler olduğunu sordu. Yaşlı adam da bilmiyordu. Susup dinlediler;

- Ahali! Devletümüz yeniçeri ocağına yeni gençler katacaktır! Köyünüzden de yiğitleri İstanbul’a götüreceğiz. Gönüllü haneler var ise evlatlarını karşı tepeye yollasın. Orada onları sınayacağız. Yetmeyeni biz seçerüz.

Babasıyla birbirlerine baktılar bir süre. Hristo oğluna parlayan gözlerle bakıyordu. “Git oğlum! Kurtar kendini, burada ölene kadar olup olacağın bu. Git orada büyük adam olasın!” Heyecanından konuşamıyordu delikanlı. Önce evlerine gittiler. Mariya yemek hazırlıyordu. Fazla süreleri yoktu, hemen anlattılar kadına olup biteni. Oğlunun göğsüne yapıştı kadın, salya sümük ağladı. Ama o da “Git oğul” dedi. “Git ve kendini kurtar!”. “Ama dinim...” diyecekken tuttu Josef’i babası. Kelimeler adamın ağzından zorla çıkıyordu. Kekeleyerek “Gigitt Josef!”. Çıkardığı son istavroz olduğunun farkında olmadan evden çıktı delikanlı.

Sınanmak için anlatılan yere koştu. Yaklaşık yirmi genç dizilmişlerdi. Önce dişlerine bakıldı, sonra kol ve bacak kaslarına, gözlerinin ne kadar uzağı görebildiğine. Koştular, terlediler ve aralarından bazıları bu testleri geçemeyerek elendi. Onlar yeniçeri olamayacaktı. Kalanlara “Arkanıza dönün!” diye sert bir emir verildi. Döndüler. “İndirin donlarınızı!”. Şimdi hepsi korkusundan tir tir titriyordu. Devşirilme denen şeyin bir parçası da bu muydu yoksa. Çaresiz indirdiler. Bir adam tek tek bütün gençleri inceledi. Ama dokunmadı bile. “Toplayın donlarınızı!” . Aralarından birkaçı daha elendi. Testin ne olduğu anlaşılmıştı. Asker olabilecekler alınacaktı sadece ocağa... Kontrolleri yapan görevli elinde bir kağıda birşeyler yazarak başlarının yanına gitti. Bu kağıtta kökleri Selçuklulara uzanan devşirme için gerekli kural ve esaslar yazılıyordu. Uzunca bir listeydi. O yüzden her devşirme seyahatlerinde yanlarında gezdiriyorlardı bunu.

Kısa bir süre sonra kabul edilenler tek tek okundu. Aralarında Josef de vardı. Bir gün daha ailesiyle kalmasına izin verildi. Ertesi gün sabahtan diğer köylerden toplanan gayrimüslim çocuklarla birlikte İstanbul’un yolunu tuttular. Hayatında bir daha göremeyeceğini bilmiyordu buraları Josef. Erciyes’i bir daha göremeyeceğini bilmiyordu. Hele hele gittiği gibi Bektaşi tekkesinde müslüman olup Sinan adını alacağını, 28 yıl pek çok kanlı savaşta savaştıktan sonra Mimar olacağını hiç bilmiyordu. Mimar Sinan olup dünyanın gelmiş geçmiş en büyük birkaç mimarından biri olacağını söyleseler, kahkahalarla gülerdi herhalde Kayseri’den ayrılırken...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/4/2009 · Kategori: EDEBIYAT OYKU

YAY YILDIZ

Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı’nın nasıl şekillendirildiğini pek çok farklı kişiden pek çok farklı rivayetle dinlemişizdir. Ben bugün önceden duymuş olduğunuz veya olmadığınız farklı bir yaklaşımı irdeleyeceğim.

Roma İmparotorluğu zamanında İstanbul nüfusunun Grek kesimi için mitolojik tanrılar büyük önem taşımaktadır. Av tanrıçası Artemis bunlardan biridir. Halk için Artemis’in ayrı bir önemi daha vardır. Çünkü bu tanrıçanın İstanbul’u koruduğuna inanırlar. Bilenler bilir, av tanrıçası Artemis’in bu özelliğini simgeleyen bir yayı bulunur. Tüm Artemis ikonalarında tanrıça elinde bu yayı tutar.

İstanbul sakinleri de bu dönemde evlerinin en tepesine Artemis’i simgelemesi için bir yay koyarlar. Neredeyse İstanbul’un tüm evlerinin tepesinde Artemis’in yayı bulunmaktadır. Bu adet senelerce devam eder. Yaysız ev yok gibidir.

Ancak bir gün işler tersine döner. Roma İmparatorluğu bölünür. İstanbul ise Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans İmparatorluğu) içinde yer alır. Devletin ilk imparatoru Kostantin kendisinin de yeni kabul ettiği hristiyanlığı mitolojinin çok çok üstünde tutmaktadır. Bu yüzden şehrin mitolojik bir öğe olan Artemis yayı yerine dini bir sembolle simgelenmesini ister. Bunun için en ideal seçim Hazreti Meryem’in simgesi olan beş köşeli yıldızdır. Kostantin’in bu isteğine ciddi bir kesim itibar gösterir. Pek çok evin tepesine yıldız sembolü koyulmaya başlanır. Ancak bir o kadar hane de yay kullanmaya devam eder. İlerleyen zamanlarda İstanbul sakinleri hem yıldız hem de yayı beraber kullanmaya başlarlar. Ta ki İstanbul’un fethinin gerçekleştiği 1453 yılına gelindiğinde şehrin çatılarının neredeyse tümünde yay ve yıldız birlikte bulunur. Bugün bile İstanbul’da pek çok eski yapının üstünde sadece yay veya yay ve yıldız beraber görülebilmektedir. Diğer şehirlerin yapılarında bu sembolleri göremeyiz. Fethin sonrasında bu görünüm Sultan Mehmet’in de ilgisini çeker. Osmanlı Bayrağı’na bu görünüm işlenir. Bu bağlamda belki de Ay-Yıldız değil Yay-Yıldız demek daha doğrudur bu ambleme.

Peki ya bayrağımızın kırmızı rengi nasıl belirlenmiştir? Bu renk için yazacağım yaklaşım da şu; Aslında bayrağımızın rengi kırmızı değil kızıldır. “Kızıl” kelimesi bir topluluğu oluşturan tüm yaş, cinsiyet ve etnik grupları temsil eder. “Kızılca kıyamet” kelimelerinin sakladığı anlam da “çeşitli yaş, cinsiyet ve milletten oluşmuş insan kalabalığı” demektir. Yani bu kızıl rengin bayrağımızda bulunma amacı da budur; tüm etnik kökenlerden bu topraklarda yaşayan, dil ve tarih birliğimiz olan insanlar... Kızıl kelimesini Rusya’daki sosyalist devrimin ardından millet olarak kullanmaz olduk. Al bayrak demeye başladık bayrağımıza. Ama o zamana kadar bu bayrağın rengi kızıldı.

Bahsini ettiğim iki yaklaşımı birbirine yapıştırınca çok da anlamsız bir tablo ortaya çıkmıyor gibi. Ama yine de bu yazdıklarım doğrudur diye bir iddiam yok. Verdiğim bilgilerin içinde de eksikler olabilir. Ama merak edenler için, araştırmak isteyenler için belki yeni bir ışık olur diye yazdım bunları. Yada bunlar zaten pek çok kişinin bilgisi dahilindeydi de benim haberim yoktu. O da olabilir. Eğer öyleyse cehaletim affola...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/4/2009 · Kategori: EDEBIYAT OYKU

MEMLEKETSİZLİK

Kapı komşumuzun evinden gelen yanık kokusu aradan dört gün geçmesine rağmen halen güçlüydü. Yeni bir ev bulup işlerini de yeniden rayına koyana kadar bizde kalacaktı Kosta’lar. Yanmamış eşyaları ayıklamaları ancak dün bitmişti. Çocukları okullarından da geri kalmıştı, karısı Angela ise günlerdir ağlamaktan bitap düşmüştü. Kolay değildi iki saat içinde hem işinden hem evinden olmak.

Kahvaltıdan sonra beni de yanına alarak biraz dışarı çıkmak istedi Kosta. Şu sıralar zaten yanlarına bir Türk almadan dışarı çıklamaları sakıncalıydı. Kabul ettim. Önce hemen karşı daireye, yanmış evine soktu beni. Durulacak gibi değildi içerisi, ikimizin de ayakları doğruca balkona yöneldi. Bir süre hiçbirşeyden konuşmadan aşağıyı izledik. Talan edilmiş onlarca dükkana, kuruyup kahverengine dönmüş yoldaki kan izlerine, belki de tarihinin en tenha Pazar’ını yaşayan İstiklal Caddesi’ne uzun uzun baktık. Derin bir nefes alıp sordu bana;

- Kıbrıs nerededir Mehmet?
- Sen Kıbrıs’ın nerede olduğunu bilmiyor musun Kosta?
- Yook, bilmem. İsmini duymuşum ama bilmem nerdedir.
- Niye sordun peki?
- Dükkanda duran çocuk var bizim. Selim. Türk olduğunu anlayınca vurmamışlar ona. Demişler ki “çık çabuk burdan, burası Kıbrıs’ta kardeşlerimizi öldürenlerin dükkanı. Burayı yakacaz” demişler. Herhalde bizim evi de ondan yaktılar Mehmet. Bizi karıştırdı herhalde bunlar biriyle. Ama heryeri yaktılar vre. Nere bu Kıbrıs vre Mehmet? Biz kimseye kötülük etmemişiz.

Diyecek tek kelime yoktu aklımda. Sanki o evi yakıp yıkan benmişim gibi mahçuptum. “Etmediniz tabi be Kosta, ne edeceksiniz? Etmediniz tabii” diyebildim.

Saf adamdı Kosta. Selanik’te Atatürk’ün evine bombalı saldırı yapılıp yapılmadığını da sordu bana korkarak. Radyolar bas bas bağırmıştı bu haberi. Az önce benim suratımdaki mahçup ifadeyi şimdi o takınmıştı. Yunanistan’da eğer böyle birşey yapıldıysa benden çok özür dileyecekti. Israrla sordu bana bu haberin doğruluğunu.

- İnan bilmiyorum Kosta. Ama doğru olsa da senle ne alakası var? Sen bu ülkenin vatandaşısın. Kıbrısta kan döken sen değilsin, eğer Selanik’te bir bomba patladıysa bunun da suçlusu sen değilsin. Sen her gün dükkanına gidip gelmekten başka ne yaptın ki?
- Angela dört gündür konuşmuyor Mehmet, sadece ağlıyor. Gidelim Yunanistan’a diye hırıldamalarını farkediyorum arada bir. Yahu burası yedi ceddimin memleketi. Ben bilmem ki hiç oraları. Nasıl yaşarız orada? Çocuklar rumca bile bilmiyorlar doğru dürüst daha. Ama burada da olmayacak belli. Bir daha gelirlerse eve, çocuklara, Angela’ya birşey yaparlarsa...

Yine sessizlik oldu. Omzuma elini atıp gözlerimin içine baktı. Ciğeri yana yana Angela ve çocukların canı için bankada kalan son parasıyla Atina’ya gideceğini söyledi. Ev ve dükkanın satışlarını benim yapmamı istiyordu. Bu olay olduğunda gözü dönmüş adamlar daha yukarı gelmeden evlerine gidip hepsini bizim eve sokmuştum. Sarılıp ağlayarak teşekkür etti bana bunun için. Hıçkıra hıçkıra ağladık.

- Kosta, bura senin memleketin dostum. Git, ama çabuk dön tamam mı?

Yalanı beceremezdi hiç Kosta. Yalancı bir gülümsemeyle baktı. Hiçbirşey demedi.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

16/5/2008 · Kategori: EDEBIYAT OYKU

BİR TABAK KARPUZ

 

Başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,
havası ayrı hava..

***

Otuzlu yaşlarımın yanıbaşındayım artık. “Otuz yaşından önce evlenmeyecek ve kızı Anadolu’dan alacaksın” demişti bir sevdiğim bana zamanında. Çok kızmıştım bu söze. Yaşsa kime ne, hayatı birleştirecek bir insan aranıyorsa coğrafya da ne? Onun ölçüsüne göre epey erken evlenmiş olsam da ikinci söylediğine uymuş sayılırım. Yirmi dördümde evlendim ben. Bazıları “biraz erken değil mi be Kaan!” tepkisini verdi, hem de cümlenin tek harfini değiştirmeden. “Neden ki?” dedim hepsine...

Akrabalarıma baktım, en yüksek evlilik yaşının kız erkek farketmeden yirmi beş yirmi altı olduğu ortadaydı. Yaşıtlarıma baktım sonra... Onların bu sözü söylemesindeki amaç belliydi; “hayatı biraz daha yaşamalı, doymalı bazı şeylere” felsefesi vardı onlarda. “Nasıl ki?” dedim hepsine...

Dedi ki biri;
- Özgür olamazsın, bağlı olursun ve istediğin çoğu şeyi yapamazsın. Eve bağımlı olursun. Bu daha sonra lazım olan bir şey. Şimdi değil be Kaan.

Bir diğeri;
- Aynı kadınla bir ömür be oğlum, daha bu yaşta... Dur bir, hemen ne acele bu... Yaşa biraz hayatı... Sonra vurursun bak başını taşlara.

Beriki;
- Bir askerliğini yap önce, bir arabanı al, kenara paranı koy biraz. Böyle bodoslama olmaz. Kaçıyo mu kız?

Evleneli beş yıl oldu artık. Evet evim vardı artık sürekli ilgi göstermem gereken. Herşey belli bir düzene ve belki de bir rutine oturdu.

Oturdum bir muhasebe yaptım geçenlerde. Evliliğim yüzünden en çok istediğim şeyleri yapabilmiş miydim acaba? Beş yıl önceki bu uyarılara cevaplarım neydi?

Yazmaya başladım, bir kitabın yazımı bile bitti, yayınlanması için uğraşıyorum, ikincisi yolda, pek çok öykü, şiir ve denemeden oluşmuş bir yazı arşivim oldu ve bu arşiv büyüyor. Bir koroya katıldım ve ne kadar kaldığını bilmediğim ömrümün yaşanmışlığına keyifli dakikalar ekledim. Seyirci ve alkış mefhumunu yaşama imkanı elde ettim. Ud kursuna gidip bir parça da olsa makam, nota, üslup ve müziği üretme hazzının ne olduğunu görebildim. Acı Kahvem’i kurduk Yeşim’le. Belki de torunlarımın anacağı, “dedem bak neler yazmış zamanında” diyebileceği bir külliyat bırakıyorum naçizane. Defalarca Ege ve Akdeniz’de tatil beldelerine gidip yorgunluk tatili yaptım. Defalarca Anadolu’nun eski köylerine gidip son derece orjinal tarihi fotoğraflar elde ettim. Yunanca okumayı öğrendim. Sık sık çılgınlar gibi eğlenip biranın, rakının, mezenin gözüne vurduk eşimle birlikte. Eğlenceden yana hiç gözümüz arkada kalmadı. Yüzlerce kitap okudum.

Aynı kadındı eşim, evet. Ben her geçen gün yaşlanırken, göbeklenirken o gençleşip güzelleşti. Birlikteliğin verdiği tecrübe hep daha çok sevmemizi sağladı birbirimizi. Her geçen gün birbirimize daha çok yettik. Ama bu lafı bana edenler bu aralıkta pek de bir kadın veya ilişki sokamamıştı hayatına. Yaşanacak hayatları vardı daha halbu ki. Çok kadın görüp yaşayacaklar ve en doğrusunu seçeceklerdi sonra, doymuş olarak. Bu “doymak” kavramından da iğrenmişimdir hep. Neye doyuluyor? Sevgiye doyulamayacağına göre başka birşey bu. Peki hayatın tüm haz ve güzelliklerine doyup mu biriyle evlenmeli insan? Evlendiği kişiye yazık değil mi? Tüm hislerin dorukta yaşanması en güzeli değil mi? Ben doymuşsam artık, o çorbayı beraber içmenin keyfi nerede?

Askerliğimi yapmadan evlendim, evet. Bir an evvel benle hayatını birleştirmek isteyen birini bulmuştum. Askerliğin hemen olmaması gerekiyordu işim için. Tüm bunları dert etmeyip bir an evvel benle hayatını birleştirmek isteyen biri vardı. Niye erteleyecektim? Arabam yoktu, yürüyerek, minibüse binerek, belediye otobüslerinde dengemizi zar zor sağlayıp yolculuk etmenin keyfini de sürmüş olduk. Çünkü bir daha yaşanması mümkün değildi bunların. Teyp başa sarılmıyor hayatta. Para sıkıntısı çekerken de mutlu olabildiğimizi gördük. Bu bilgiyi kaç paraya satın alabilirdik?

Şimdi çevremdeki yaşıtlarımın çoğu bekar ve yalnız. Artık özgürlükleri tatmin etmiyor onları. Cumartesi akşamları zevk alarak gittikleri bir yer yok, evde oturuyorlar. Sabah işe gidip akşam döndüklerinde yorgun hissediyorlar ve erken uyuyorlar. Beş yıl önceki profilleri aynı gibi çoğunun. Üzerine pek bir şey koyamamışlar. Yalnız yaşayanlar evlerinde bir ikinci ses istiyor. Ailesiyle yaşayanlar artık kendi yaşamını kurup ayrılmak istiyor. Ama “evlenecek doğru dürüst insan da kalmadı” diyor hepsi. Çünkü artık yaş ilerledi. Tahammüllerimiz çok sınırlı. Yirmi dördünün adrenalini şimdi azaldı. Uygun eş kavramı için kriterlerimiz çok arttı. Kabul etmek lazım ki geç kalındı biraz... Ama halen şans var, şans hep var...

Evlenin. Kılı kırk yarmadan ama... Sadece bir tabak karpuzdan bahsetmesi sizin içinizi hoş ediyorsa evlenin onunla. Eğitimi, ailesi, parası, pulu, ideolojisi, espri yeteneği, boyu, posu, kilosu........ Bakın yazarken bile bitmiyor. Bu liste bitmez zaten. Haydi. Beş yıl önceki gibi davranmayın. Yoksa yazının başındaki mısraları tekrarlayan, cebinde parası olan özgürler grubuna daimi üye olursunuz. Benden söylemesi...

Kaan TEMİZEL

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

16/5/2008 · Kategori: EDEBIYAT OYKU

EYLÜL 1

 

Eylül’ün biri dedinmi hemen çarşafımın soğuduğunu hissederim. Aylardır uyuyabilmek için geceleri açık bıraktığım pencerem kapanır, vantilatörüm ise evin görünmeyecek bir yerine kalkar. Pek çok kişinin aklında halen yüzmeye havuz aramak varken ben şimdiden yerlere düşen sarı yaprakları düşlerim. Sonbaharın kokusu çabuk gelir burnuma.

Bu mevsim, en çok da evde oturmayı severim aslında. Ama tam benim istediğim gibi olmalıdır Eylül. Güneş bir görünüp bir kaybolmalı ve rüzgarsız bir yağmur yağmalıdır. Halen diri duran yeşil yaprakların üstündeki bir damla, üstüne bir daha gelince sileceklerini yeni çalıştırmış bir arabanın üstüne düşmelidir. Islanmayı seven iki tanıdığını almak için durmalıdır sonra bu araba. Çıkardığı tatlı hışırtıyla gözden kaybolmalıdır sonra.

Gün, erken uyanılmış bir Pazar olmalıdır. Dimağı benim kadar sonbaharda olmayan sevgili, yanı başımda pikesine sarınmış uyumakta olmalıdır halen. Uyandırmaya kıymakla kıymamak arasında bir ince çizgi yaşanmalı ve karar çabuk verilmelidir. Henüz nadiren duyulmakta olan teker seslerine ince bir hicaz veya yanmış bir rebetiko karışmalıdır, veya eşinden ayrı bir kumrunun acılı sesi belki.

Biraz hüzünlüdür benim için Eylül. Islanmış pencereler, hep bir anadolu köyündeki küçük çocuğun yanaklarından süzülen gözyaşını hatırlatır. Hep geçmiş gelir aklıma. Rövanşı yapılamayacak gazozuna maçlar gelir, camından yağmur sızan 303 otobüslerle yapılan okul yolculukları gelir, çekirdek ailemizin beş kişilik kahvaltı sofrası gelir. Gelir de gelir işte. Yine de en sevdiğim aydır.

Bu Eylül’de de birkaç kez yağmur yağdı, yine geçmişimi düşündüğüm oldu. Ama ilk defa bu Eylül’de uyandığımda gözlerimde farklı bir Kaan gördüm. Sabahları eşimin karnında elimi tekmeleyen biri var artık çünkü. Üstelik ben oynadıkça yer değiştiren, konuştukça kıpırtılarının rahatça seçildiği bir küçük adam.

Bu ay içinde bir oğlum oluyor benim. Oğlumu beklerken Eylül’ü daha çok seviyorum.

Canım oğlum. Ege’m!...

 

Kaan TEMİZEL


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::